Kahve Yanı Yazıları

kül.

Güneş her yeni günde, yorulmadan yükseliyor ufukta. Her sabaha ezan sesleri eşlik ediyor usanmadan parlayan yıldıza. Gecenin sessizliğinin gürültüsünü dinlerken insan, kaldırıyor ellerini semaya. Büyük alevler, sayın okuyucu, büyük yaralar açıyor insanda. Büyük yaralar da her daim büyük öfkelerle anılıyor. Gün uzuyor, gece bitmiyor. Bir yanı yaprak dökermiş insanın, bir yanı ise bahar bahçe. Bir yanda bulutlar bir yanda mavi gökyüzü. Alev küle dönüyor, dünya buza. Buz gibi dünyada, kül gibi alevde; artık hiçbir şey acımıyor, büyük öfkeler dinmiyor.

Yaşamak ciddi bir iş yahu sayın okuyucu, öyle şakaya falan gelmiyor. İşin gücün yaşamak olacak, her bir an’ı’n armağan olduğunun farkına vara vara. İnsan çığlıklarla bezeli bir sessizlikte kendiyle yalnız kalıp kendini hüzünlü taşlar ile konuşurken bulduğunda düşünüyor; beş metrelik bez bir son mu yoksa başlangıç mı diye. Okyanus gibi bir yalnızlık çevreliyor insanı. Ne zor öyle anlarda konuşmak, şairin de dediği gibi incecik kül gibi kalıyorsun. Gün geliyor, iki kelime duyamaz, söyleyemez oluyorsun. Söyleyecek çok şeyin de oluyor, söyleyecek hiçbir şeyin de. Dağ susmaya giden yolu biliyor da, sen bilmiyorsun.

İşte şu adına yaşamak denen meselenin en keyifli anlarından birisi de başkasının yazdığı fakat senin dilinden döküldüğüne inandığın cümleler ile karşılaşmak oluyor. Bir seneyi aşkın zamandır demlediğin taze kahveler ile bu köşeyi takip etme deliliğini gösterdiysen eğer Oğuzcuğum Atay’ın Asaf’in, Sabahattin Ali’nin, Abasıyanık’ın, Birhan Keskin’in, ve daha bir dolu güzel insanın, daha ana rahmine düşmeden önce ya da yaşamaya başlamadan önce seni, beni anlattığı ile karşılaşmışsındır. Demek ki şu hayatta her kalbi olanın içinde bir alev küle dönmüş de duruyormuş orada, incecik bir kül.

Her aşık önce kendisine sonra yanındakine cellat olurmuş. İnsanı da kendi elleriyle yetiştirdiği, yeteneklerini ona sunduğu, varlığını armağan ettiği en iyi nişancı, en güzel şekilde vururmuş. Herkes en çok, en çok sevdiğini öldürüyor belki de. Bulutlar sarmalıyor mavi gökyüzünü. Pamuktan bir yatak gibi boylu boyunca uzanıyor gökyüzüne ve insan o pamuk tarlasının üzerinde uyku onu koynuna alsın diye eşlik ediyor sabah ezanına. Yağmur damlalarını beraberinde getiriyor bulutlar. Her bir damla gökyüzünün değil de yeryüzünün diliyle sesleniyor insana. Ve her bir damla, kan kusan parçaların yanıp da arta kalan külünü serinleten damlalar gibi yeryüzü ile buluşuyor.

Yaşamak şakaya gelmiyor, bir sincap gibi yaşamak gerekiyor sayın okuyucu. Öyle güzel öğretiyor ki iyiyi, kötüyü, doğruyu, yanlışı… Herkese, her kezde bir şeyler öğretiyor. Ben de güzel bir öğrenci oldum; küle ne öğretebilirse yaşamak, onu öğretti bana da.  Bir sabaha doğru külün içinde uyuduğunda sen de öğreneceksin sayın okuyucu. Ama hadi, çabuk yetiş bize!

Çünkü biz küldük zaten, kalmışsa eğer külün içinde, şimdi insanımız uyanıyor.

Bir şiir mısrası, bir şarkı sözü bazen hayatı bambaşka bir yer yapmaya yetiyor. “I cry, when angels deserve to die” diyor bir şarkıda. Bazı yaşlar çölde bir çalıdır ve ağladıkça yeşerir dağlar, serinler kül.

Buraya umutlu günler koyuyorum sayın okuyucu. Şimdilik uzak gibi görünüyor ama kim bilir, belki birazdan uzanıp dokunursun.

Ben mi? Benim gitmem gerekiyor. Dünya ısındıkça daha hızlı dönüyor ve hayat; git, git diyor.


kul

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s