sokak lambalarının 6:17’de söndüğünü uykusuz gecelerimizden öğrendiğimiz,
sevilmenin adeta basılmamış kara, girilmemiş bahçeye, kaçırmadığımız trene benzediğini anımsadığımız,
aklımızın en büyük hazinemiz olduğu kadar en büyük kusurumuz da olduğunu hatırladığımız,
yaz gecelerine özgü insanın yanaklarını okşayan bir esintide, her şeyin mümkün olduğuna yeniden inandığımız,
köpeklerin, kedilerin, kuşların, ağaçların, çiçeklerin insan gibi ihanet etmek yerine sır sakladığını tecrübe ettiğimiz,
yaşamaya mecbur olduğumuz tüm şeylerde medet umacağımızın daima küçük sevinçler olduğunu ancak hiç beklemediğimiz bir anda bir hayaletin ya da bir şehrin tutsağı olduğumuzu idrak ettiğimiz,
insanın kalbinin yalnızca doğru yere hafifçe vurulduğunda yumuşadığını öğrendiğimiz,
içimizi kemiren sinsi huzursuzluğumuzun müsebbinin başkasının içimizde kazdığı çukurlar olduğunu fark ettiğimiz,
insanın birkaç bin yıldır var olduğu milyonlarca yaşındaki dünyaya hükmetme çabasının içindeki karanlığı, nefreti ve acımasızlığı umarsızca ortaya saçtığını yürek acısıyla tecrübe ettiğimiz,
yenilmediğimiz, kargılar vurdukları yerlerimizden yeniden bittiğimiz,
insanın kendi kendine yetebilmesinin göstergesi tercihli yalnızlığı, insanların sevgisizlikleriyle boğmaya kalkıştığı koca bir gürültüden ibaret ‘kalabalık yalnızlığa’ yeğlediğimiz,
solan bir çiçeğin yerine her seferinde solacak yeni bir çiçeği koysak da şehre yürüyen bir ordu kuvvetinde olduğumuz,
bir yılı geride bırakıyoruz.
Oğuzcuğum Atay o çok sevdiğim ‘Tehlikeli Oyunlar’ında şöyle der: “Oysa bizim bütün güzelliğimiz yaşadıklarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımalarından ibaretti.”
dünyanın yaşanılabilr bir yer olması ancak ve ancak zihinlerimizi her an sayısız yanılgıyla, boşlukla, muğlakla dolu bir yer olduğunu kabul etmekle tasavur edilebilir oluyor.
ve her şeye rağmen hala keşfedilecek çok fazla şey olması dünyayı bu denli ilginç bir yer kılıyor.
o halde küreklere asılıp akıntıya karşı durmaksızın ilerlemeyi sürdürmeye devam.
mutlu yıllar.

