Kahve Yanı Yazıları

tıpkı.

Lavanta kokusu yolunu arşınlayıp da sana doğru dolu dizgin gelirken yanında baharı da getiriyor bugünlerde sayın okuyucu. Biraz zaman oldu; güneş ile aramızdaki tartışmayı bir kenara, bir türlü doğmak bilmediği günlerini ise geride bıraktık. Artık tepede daha uzun kalıyor, sıcaklığını daha çok hissettiriyor kendileri. Yaşam ile boğuşarak geçirdiği günlerinde bir nefes arasında ise insan, güneşin altına sere serpe uzanan, uykudan gözünü bile açamayan bir sokak köpeğini kıskanır hale geliyor.

Sanma ki Ertem Şener’e özenip de Barcelona’da top koştururken harikalar yaratan Ronaldinho’yu anlatmaya çalışıyorum sana ama adeta çölde bir vaha olan Ankara’nın Eymir’inde günlerden bir gün bir ufaklık ile tanıştım. Sanıyorum ki o da aynı anda sayısız işini halletmeye çalışırken gününü yetiştiremiyor, bir gün 82 saat olsa dahi yine de “ya bir günü nasıl yetiriyor insanlar kendine” diye hayıflanmaktan kendini alamayacak kadar vakit bulamıyor, baharın getirdiği lavanta kokusunu duymak için. O miskinlik, o gözlerini açamama, o başını elimden bile kaldırmama halleri ancak böyle bir durumda olur. Aslında bence biraz da bana değer verdiğinden; yoksa uykusunun en tatlı yerinde onu bir hayli zorlanacağı aşikar olan göz kapaklarını kaldırmaya bu kadar zorlamışken çok kızgın olması lazımdı bana. Oysaki Melih Cevdet Anday’ın Sözcükler‘inde söylediği gibi; hayvanlar konuşamadıkları için kim bilir ne güzel düşünüyorlar; tıpkı ellerimiz gibi.

Şu adına hayat denilen şey bazen Aşk-ı Memnu’nun bilmem kaçıncı bölümünü bilmem kaçıncı kez izlerken bir elin ile yetişemediğin çekirdek çitleme hızından dolayı çarçabuk biten bir kasenin sonunda kalan tatsız tutsuz çekirdek tanesine benziyor (İzmirli sayın okuyucular için “Tümünü Değiştir: çekirdek/çiğdem”). Bir heves, bir telaş; lakin hikayenin sonu adeta bir hırkanın en aşağısında duran, düşmüş düğmenin karşısında boş kalan ilik…

Nilgün Marmara’nın da dediği gibi; insan her yeni güne, gündüzün yaşadığı, geceleri ölebildiği için dayanıyor. Şu bir kase çekirdeğin en sonunda kalan yanmış taneye benzeyen hayatta kendimizi doyasıya kanat çırpıp da kıtalar aşacak kadar özgür zannediyoruz ama en özgür olanımızın ipi bir diğerinden birazcık daha uzun; hepsi bu. Tıpkı kafesinde bir heves havalanıp da tavana çarpan muhabbet kuşu gibi sınırına ulaşınca anlıyor insan bunu. Gel Emrah Serbes’e kulak kabartalım sayın okuyucu; çünkü sadece geceleri, yapayalnız ve yalınayakken anlaşılabilecek şeyler var.

Evet sayın okuyucu; sadece geceleri, bir fincan kahveyi yudumlarken ve zihninde cümle tombalası oynarken anlaşılabilecek şeyler var. Torbaya elini sokup bir çekiyorsun, beynindeki cam kırıklarını kağıda döküyorsun; elini sokup bir kere daha çekiyorsun, bu sefer ortalığı bir lavanta kokusu sarıyor.

Bazen de susuyor insan. Güzel düşünemediğinden değil bir işe yaramadığından konuşmak istemiyor. Hem konuşamamak güzel düşünememek demek değil ki….

Mesela insanın içini ısıtan, dalları çiçek açtıran baharın habercisi güneşin altında sere serpe uzanıp da gözlerini bile açamayan bir hayvan ne güzel düşünür değil mi sayın okuyucu?

Tıpkı ellerimiz gibi…


IMG_3151

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s