gelgit.

Bir önceki geceyle birleştirdiğim sabahlardan birinde, kahvemi alıp da köşe başını döndüğümde tanıdık bir yüz görmüştüm. Uzaktan gördüğümde dahi gözlerindeki parıltı günümü aydınlatmıştı. Uzunca bir süredir görmediğimin özleminden mi yoksa bir an önce bu parıltıyı paylaşmak istemesinden mi bilinmez; adımlarını hızlandırdı, adeta koşarak geldi yanıma.

Okumaya devam et “gelgit.”

telefon.

Yıkılmak binaya mahsus bir şey değilmiş* Fikriye, sessizliği çığlık gibi bölen bir telefon sesiyle yıkıldığımda anladım. Hayatımın o telefon sesiyle uyanmadan öncesi, yaşayabileceğimin en iyisi, en güzeliymiş de haberim bile yokmuş.

Okumaya devam et “telefon.”

düdük.

Gözlerini araladığında çoktan sabah olmuş, derinlerden bir yerden telefonunun alarmı durmaksızın çalıyordu. Gözlerini bir süre tavanda dönüp duran pervaneden ayırmadı. Yeni güne başlamanın verdiği umut ve heyecanla elini yatağın yan tarafına atmıştı ki, bir ten sıcaklığından ziyade bir kâğıt serinliği karşıladı onu.

Okumaya devam et “düdük.”

görüldü.

Sabahın ilk ışıklarının günün erken saatlerinde ışıdığı, günün sayısız hikayesinin Cemil’in zihninde sayısız düşünceyle dost olduğu, zaten geç biten bir günün daha da uzayan saatlerine yorgun bir bedenin eşlik ettiği uzun yaz günleri… Birkaç saat sonra yine günün ilk ışıklarının perdenin arasından sızıp göz bebeklerine konuk olduğu yaz günleri…

Okumaya devam et “görüldü.”

apartman.

Apartmanın kapısı hızla kapanıp da ben yerimden sıçradığımda saat 4’ü geçmişti bile. Yöneticimizin önce girişine duyurular asarak; faydalı olmadığını görünce birkaç dakikada halledilecek meselelerin üzerine saatlerce konuşulan toplantılarda bizzat uyararak; o da yetmeyince en sonunda delirip de bahçesinde bağırarak ‘kapısını yavaşça kapatmamız gerektiğini hatırlattığı’ bu apartmandaki son gecem. Balkona kurulup da bu evdeki son gecemde dolunayın tadını çıkarmayı çok isterdim ama kaç saattir kolilerin arasında mahsur kaldığımı hatırlayamıyorum.

Okumaya devam et “apartman.”

kaçak.

Yolum bu küçük kasabaya düşeli birkaç yıl oldu sayın okuyucu. İş hayatının, aslına bakarsan hayatın ta kendisinin yorucu temposundan bunalıp da artık nefesimi  bedenime yetiremediğimi hissettiğim bir sabah, direksiyonun başına geçip de soluğu burada aldığımda, iki tarafı ağaçlarla kapalı bir yolun sonunun cennete ulaştığını düşünmüştüm. Daha sonra defalarca aynı yoldan geçtim; insanın ilk kez geçtiği güzel bir yoldan bir daha asla aynı duyguyla geçemediğini* de defalarca tecrübe ettim.

Okumaya devam et “kaçak.”

çizgi.

Belli ki üzülmüş, sevinmiş, sevmiş, sevilmiş bizim Halil Abi. Belli ki bu hayatta heyecanlanmış. Kah güzel şeylere heyecanlanmış, kah felaket görerek heyecanlanmış. Kah garip durumlara şaşırmış, kah beklemediği zamanlarda beklemediği şeyler yaşandığına şaşırmış. Bunların hepsi insanın yüzüne yansır sayın okuyucu. Yaşanmışlıklar bir insanın yüzüne vurur. Bunları yapmayanın yüzünde hiçbir ifade bulunmaz. Peki bunları yapanın? Bunları yapanın yüzündeki her bir çizgi tek başına bir hikaye anlatır bize.

Okumaya devam et “çizgi.”

oda.

Kendimi yerde uzanmış, bacaklarımı da küçük odamda kendine ancak yer bulan kanepemin üzerine dikmiş bir halde bulduğumda saat 02:03’ü gösteriyordu sayın okuyucu. Kendi kendime “bu kadar nizami bayılmış olamam herhalde” diye düşünürken bir yandan da ‘acaba yerde yatıp da uykuya dalmak kimin fikriydi’ diye geçiriyordum aklımdan.

Okumaya devam et “oda.”

sarmaşık.

Şehir sıkıştırması diye bir şey var sayın okuyucu. Hani o artık saklandığın köşelerin o kadar da keyif vermediği, şehrin yüksek binalarının başlarını eğip de üstüne üstüne geldiği, her sabah uyanınca zihninde uyanan ilk cümlenin “tebdil-i mekanda ferahlık vardır” olduğu zamanlar… Kendimi düşük hissettiğimde rengini değiştirecek kadar uzun bir saçım yoktu belki ama şehir değiştirmenin iyi geleceği fikri beynimi bir fare gibi kemirmeye çoktan başlamıştı bile.

Okumaya devam et “sarmaşık.”