Kahve Yanı Yazıları

apartman.

Apartmanın kapısı hızla kapanıp da ben yerimden sıçradığımda saat 4’ü geçmişti bile. Yöneticimizin önce girişine duyurular asarak; faydalı olmadığını görünce birkaç dakikada halledilecek meselelerin üzerine saatlerce konuşulan toplantılarda bizzat uyararak; o da yetmeyince en sonunda delirip de bahçesinde bağırarak ‘kapısını yavaşça kapatmamız gerektiğini hatırlattığı’ bu apartmandaki son gecem. Balkona kurulup da bu evdeki son gecemde dolunayın tadını çıkarmayı çok isterdim ama kaç saattir kolilerin arasında mahsur kaldığımı hatırlayamıyorum.

Kaç saattir kolilerin arasında mahsur kaldığımı hatırlayamadığım gibi kaç senedir toplayıcılık mesleğini edindiğimi de hatırlayamıyorum sayın okuyucu. Kuvvetle muhtemel bu hayat kavgasında kendime ilave bir meslek edinmek zorunda kalmışım; aksi halde bu kadar eşyayı aynı yere sığdırma amacımın başka bir sebebi olamaz. Sabaha kadar toparlamam gereken ama hayatımın kalan kısmında gereklilikleri tartışılmaya çok müsait bir dolu şey varken yılların yorgunluğuyla sararmış ve yıpranmış kağıtlar ile fotoğrafların arasında geziniyorum. Murathan Mungan’ın dediği gibi; geçmişten bugüne gelen bu karalamaların, bu fotoğrafların gözenekleri var. Hissederek dokununca, düşünerek okuyunca sizi o günlere götüren bir tılsım… Yaşanan onca olaya şahitlik eden bu evden ayrılmanın hüznü ile yeni bir hayata başlamanın umutlu sevincinin rekabeti süredursun, kendime taze bir kahve demledim ve kucağıma da alabildiğimce kağıt ve fotoğrafı alıp köşedeki koltuğa yerleştim.

Yıllar önce babam beni binlerce kilometre öteye yolcu etmeden hemen önce elime bir defter bir de kalem tutuşturmuştu. İçimdeki ‘yeni yerler keşfedecek olmaya beş kala sevinci’ kendini ‘evden giderek uzaklaşmanın hüznüne’ bırakırken babamın elime tutuşturduğu defterin kapağını açmıştım ve o ilk sayfadaki cümleyle tanışmıştım: ‘yazmanın en keyifli tarafı yıllar sonra açıp kendi yazdıklarını okumaktır.’ Aradan geçen 12 yılın ardından yazdıklarımı yaşamanın her zaman eşsiz bir keyif sunduğunu iddia edemem lakin yaşadıklarımı yazmanın, üstüne üstlük bir de bu yazdıklarımı sonrasında açıp okumanın çok keyifli olduğunu söyleyebilirim.

Kucağımda bir dolu kağıt ve fotoğrafın arasında dolaşırken bazı satırlarıma diğerlerinden çok daha fazla zaman ayırdım. Hatırlıyorum; yine bu koltukta, tek bir abajurun ışığıyla gece boyu yazmaya dalıp da kendini gösteren günün ilk ışıklarını bile fark edemediğim gecelerde kendimi ifade edebileceğim tek yer şimdi sararmış halde olsa da o zamanlar süt beyazı duran kağıtlardı.

Gecenin sessizliğinde ve kelimelerin büyüsüyle kanatılan satırların, bir kandırmacayla ‘tükenmez’ diye pazarlanan ancak başka bir dolu şey gibi bir güzel tükenen bir kalemin var olduğu bir hayatta kime anlatacaktım ki olanları? Gün ışıyana kadar gözüne uyku girmeyenlere mi? Ya da ıssızlıkta bir kahveyi sevecek kadar yorulmayanlara mı? Uzun lafın kısası sayın okuyucu; Sait Faik’in de dediği gibi ‘yazmasam çıldırırdım…’

Sayfaların arasında gezinirken gözüm el yazımdan dökülen ve sadece iki cümleden ibaret bir paragrafa takıldı: “Kim dedi her şey yoluna girecek diye? Girmeyecek ki sebep olsun yolculuklara…” Anlaşılan yine zihnime hücum eden düşüncelerin arasında zamanı ve mekanı unuttuğum ancak az sonra sonlanacak geceden yeni bir ‘ben’ ile çıkacağım gecelerden birinde yazılmış satırlardı bunlar. Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’inde de dediği gibi yaşam tekrarlardan oluşuyor, tekrarların tekrarından… O gecenin nasıl sonuçlandığı o satırların devamında yer almıyordu ama sararmış yaprakların arasında dolaştığım bu gece yeni bir hikayenin arifesi. Yine bir sebebimiz vardı yolculuklara.

Yerine alışmış son eşyam da yeni bir hayata ve mekana doğru yolculuğa çıkmak üzere kamyona yüklendiğinde iyiden iyiye aydınlanmış şehrin sokaklarında günahlar işlenmeye çoktan başlamıştı. Evdeki boşluk artık kalp atışımı bile yankılı bir halde duymamı sağlıyordu. Elimdeki bir defter ile bir kalem ise zihnimdekilere kulak kabartıyordu.

Yaşanan onca olaya şahitlik eden bu evden ayrılmadan hemen önceki son cümleleri satırlara özenle işledim:

“Hayat, kaç yapraklı olduğunu bilmediğimiz bir takvim. Koparacağımız belki bir belki birden fazla sayfa var, bilemiyorum*. Lakin şunu biliyorum ki, hayat her zaman beklediğimize değecek.”

Apartmanın kapısı hızla kapanıp da tüm sakinlerini yerinden sıçrattığında ben bir kamyonun arkasında özenle yerleştirilmiş eşyalarımın hemen yanında mavi gökyüzünü izlemeye başlamış, yeni bir ‘yeni’ye doğru yol çıkmıştım bile.


apartman

 

 

 

 

 

* Ezgi Durmuş’un Masa Dergisi’ndeki satırlarından…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s