hazırsanız başlayalım.

Kendimi elinde bir defter ve gözlerini üzerime diken bir kadının karşısında bu kadar kaygılı bir halde bulmayalı sanıyorum ki bir 20 yıl falan olmuştu. En son sınıfa korku salmak için, çantasından çıkardığı not defterinin yanında tükenmez kalemini gösteren öğretmenimin karşısında böyle kalakalmıştım.

Ve sanırım yine en son onun karşısında dilim tek bir şey söylemezken zihnime hücum eden düşüncelerin sesi, savaş meydanında dört nala koşan atların çıkardığı uğultuyu andırıyordu. Zaman mevhumumu kaybedeli bir hayli vakit oldu, farkındayım. Çocukken ufacık (!) bir yıla sığan onca şeyin her biri şimdi ömrümden birkaç yılı beraberinde götürüyor gibi. Öncekiler yılsa şimdikiler ne doktor hanım… Yıl mı asır mı belli değil.

Zamanını kestiremediğim kadar uzun süredir dibini göremediğim sularda debelenmeye çalışıyorum. Aslına bakarsanız bir yerde okumuştum; hayatı dayanılabilir kılan şeyin içinde beslediği o belirsizlik hissinden bahsediyordu. Bir ay sonra, bir hafta sonra, bir gün sonra… Hepsinden öte, biraz sonra bile neler olacağını bilememekti insanı yaşamaya iten heyecan. Fakat bilinmezliğin heyecanından ziyade getirdiği kaygıyla başa çıkmaya çalışıyorum ben doktor hanım. Ömrümün bütün bu bilinmezliğe kapılıp da sürüklenmesinden kaygılanıyorum. İtiraf etmek gerekirse bir o kadar da korkuyorum efendim. Bütün hayatımın yaşayamadığım şeyleri, sonrasında yaşamaya çalışıp da yaşamam gereken ‘an’da yaşayamadığıma hayıflanarak, yaşamaya kalksam da aynı heyecanı ve tutkuyu bulamayışlarımda yıpranarak geçirmekten korkuyorum. Bütün bir ömrümün yaşayamadıklarımı sıraladığım çeteledeki eksikleri aramakla, onları gidermeye çalışmakla geçip gitmesinden korkuyorum.

Tüm bu korkularımdan kaçıp da sığınacağım bir mağaranın hayalini kuruyorum. Hani şu bazı tarikatlerin içine girip de kıyamete kadar orada kaldıkları, sığınarak kıyameti bekledikleri mağaralardan… İnsan bir kere geldiği hayatta bir mağaranın hayalini kurar mı demeyin sakın. Kendi kıyametini sessizce bekleyeyim istiyorum; bu kadar karmaşaya, bu kadar merhametsizliğe, bu kadar gürültüye; aslına bakarsanız doktor hanım, bu kadar belirsizliğe ayak uyduramadıkça sığındığım bir mağaranın hayaliyle yanıp tutuşuyorum. Aklım almıyor bir türlü, insan bu kadar kargaşayla, bu kadar kargaşada nasıl yaşar. Şükrü Erbaş’ın dizeleri dile gelip soruyor doktor hanım; şehrin köşeleri bunca yükü nasıl kaldırır? Gün geçtikçe anlıyorum ki, bu dünya her birine apaçık, anlaşılır ve bir o kadar da makul sebeplerle cevap verilebilecek türden soruları barındıran bir yer değil. İşte bu yüzden bir mağaranın hayalini besliyorum içimde.

Durun size iki dize okuyayım doktor hanım:

Dürtme içimdeki narı, içimde kocaman bir ateş var.

Dürtme içimdeki narı, üstümde beyaz gömlek var.”*

Bunca kargaşanın arasında, içimin yangısı, kalbimin koruyla ellerimdeki narın ağır gelmesinden, daha fazla taşıyamayıp da düşmesinden korkuyorum. En sonunda kayıp düşecek elimdeki nar ve en sonunda dağılacak odaları. Dayanabilir miyim, emin değilim.

Reçeteniz ne peki doktor hanım, ne yapmak gerek? Her şeyi zamana bırakmayı mı önereceksiniz siz de? Kızmayın bana ama zamanın faydalı bir şey olduğunu düşünmek bana pek akıl karı gelmiyor. İyileştirmek bir yana bir de bir güzel alay ediyor benimle zaman. Onca buza yatırıyor insanın gönlünü fırtınanın ortasında, sonra da utanmadan ‘aman üşüme’ diye incecik bir pikeyle örtüyor üstünü. Uzun lafın kısası doktor hanım; hiç zamana bırakmaktan, zamanla bırakmaktan falan bahsetmeyin bana sakın. Ondan da hayır gelmediğini çoktan anladım ben, size de tavsiye ederim. Tüm suçu ona bırakıp da bunca kargaşadan sıyrılıp çıkmak istiyorum. Mayın döşenmemiş tek bir tarlam yok artık. Eminim ki, düşündükçe aklımı yitiriyormuşum gibi hissettiren bu düş de hep onun başının altından çıkıyor.

Kaleminizi çevirirken dengesini yitiriyorsunuz doktor hanım. Sanıyorum ki az sonra defterinize çarpacak. Tüm kusursuzluğunuzla karşımda otururken ufacık bir denge kaybı size hata yaptıracak. Dünya, hatalarıyla var olan insanlardan inşa edilmiş bir yalnızlıktı ve bunu anlamak için birbirimizin mutsuzluğunu seyretmemiz yeterliydi. Tüm bu sessizliği dudaklarınızdan dökülen cümleniz bozdu:

“-Evet Tahsin Bey, hazırsanız başlayalım.”


* Birhan Keskin, Penguen 2…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s