sivrisinek.

“-Yazar mısınız?

“-Evet, ihtiyacım oldukça yazarım.”

Hayatımın mütemadiyen birçok yerinde ve zamanında karşılaştığım bu soruya genelde çok hazırlıklı yakalansam da bu sefer o anlardan biri değildi. Ağzımdan cümleler belli bir alışkanlığın sonucunda dökülmüştü.

Yazarım ama aslına bakarsan bu ara çok yazabildiğim de söylenemez sayın okuyucu. Çünkü; kendimi türlü çabayla kabul ettirdiğim derginin, dertlerimizi bir masanın iki yanında birbirimize pay ettiğimiz yazı işleri müdürünün aramalarının sayısını sayamaz oldum bu sıralar.

“-Ya oğlum, hadi yolla artık şu yazını, bak dergiyi baskıya göndereceğim, seninki yüzünden geç kalıyoruz.”

İhtiyacım oldukça yazarım dedim ya hani; bu aralar gerçekten de ihtiyacım olduğu için kalemimi oynatıyorum. Kesim tarihleri içimden bir şey yapmak gelmeyen günlere denk gelen faturaları ödeyebilmek, markette bir yarış içinde olduğunu düşündüğüm fiyatların altından kalkabilmek için hikayelerini kurgulayan, kahramanlarına hayat veren bir yazarım. Diğer yanda ise okuyucunun istekleri var. Hızla değişen zevkler, başkalaşan ilişkiler, giderek bozulan psikolojiler… Kazın ayağının benim hayal dünyamdaki gibi olmadığını, bir keresinde noktasını koyup da muazzam bir hevesle iki gece önce ağlaştığımız yazı işleri müdürümüze yolladığım yazıma yaptığı hızlı geri dönüşüyle anlamıştım:

“-Ya oğlum, tamam çok keyifli ama böyle şeyler okunmuyor sana daha önce de söyledim. Biraz ihtiras koy şu hikayelerinin içine…”

Laf aramızda, yazı işleri müdürümüz İhsan’ın cümleye “ya oğlum” diye başlamasından kendisini tanıdım tanıyalı muzdaribim sayın okuyucu. “Benim bir tane babam var, senin de Allah bağışlasın bir tane nur topu gibi bir oğlun var; ikincilere ne gerek var İhsan?” diye sorasım geliyor; cümlenin sonuna ister istemez “…, değil mi oğlum?” diye eklerim diye susuyorum. Neyse, bu başka bir sohbetimizin konusu olsun. Ne diyorduk… İhsan’ın ihtiras arzusuna ve talebine bir türlü aşina olmuş değilim. Yine ağlama duvarı seanslarımızın birinde, bir arkadaşının başına gelenleri buruk ama bir o kadar da büyük bir heyecanla anlatırken de akıl sır erdirememiştim. Kız arkadaşının aylarca kendisini kandırmasını hiç beklemediği bir anda öğrenen arkadaşını anlatırken duyduğu heyecan, aynı masayı paylaştığım İhsan’a olan bakışımı sorgulatıyordu bana. İhsan’ın “Ya oğlum biliyor musun…” diye söze başlayıp da cümlelerini içi içine sığamadan döktüğü her seferin ardından büyüyordum. Yavaş yavaş ama durmaksızın… İhsan da faydacının önde gideni… Benim bu büyüme sürecimi kendine, benim kalemimi ise bu yönde yontmak istiyor. Bir söz vardır, her yazar kendi kahramanını yazar diye. İnsan kendi hikayesine ihtiras bulaşmasın diye çabalayıp duruyor. Başarılı olabiliyor mu, bilinmez…

Belki de noksanlıkların başında bu geliyor. Çünkü okuyucu büyük hareketler, büyük olaylar peşinde. İhsan diyor böyle. Benim ise kalbim kaldırmıyor o kadar mücadeleyi. Öyle olsa polisiye yazardım. Ben aynanın karşısında manasız bir hızda beyazlayan saç tellerimi düşünürken İhsan hikayelerimdeki kahramanları ya öldürmemi ya da delirtmemi istiyor. Gel gör ki sayın okuyucu, ne delirmeye ne de ölmeye takatim var. Ne bileyim, bir kere de bir su kenarında gün batımını izleyen birinin huzuru çok okunanlar listesine girsin; olamaz mı? Bülent Abi? “Olamaz mı? Olabiliiiiiir…..”

Aklıma Ali Lidar’ın sivrisineği geliyor. Hani gece boyu tüm kanını emdiği için kızdığı ancak sabah olduğunda gece boyu bir şekilde iletişimleri olduğu için öldürmeye kıyamadığı… Hayat zaten bu denli karmaşaya bulaşmışken benim kahramanlarımın da o kötülüğe bulaşmasına kıyamıyorum. Kulağımın dibinde “öldür birini, daha çok okunuruz” diye sayıklayan bir İhsan ile mücadelem bana yetiyor da artıyor bile. Zarafetin zayıflık zannedildiği bir dünyada, insanlar yenilmekten, ben ise yazılarıma düzeltme yemekten yorulmuyoruz.

Bak yine telefonum çalıyor sayın okuyucu. Açsam, telefonun ucundaki tehditkar bir ses tonuyla şöyle diyecek eminim:

“-Ya oğlum, bugün yolladın yolladın şu yazıyı. Yollamadın ben dergiyi yolluyorum dizgiye. Patrona da cevabını sen verirsin.”

Cümlenin başlangıcından kimin aradığını anlamışsındır artık. Biraz kafamı toparlarım, deniz havası alırım da şunun söylenmesinden bu ay da kurtulurum diye dışarı çıkayım dedim. Kağıttan, kalemden, insanlardan biraz uzaklaşmak; kendimi gökyüzüne bırakmak iyi gelecekti bence. Ne de olsa ne zaman ihtiyacını duysam imdadıma yetişmişti, bu sefer de başarırdı bence.

Yol boyu yürürken bilmem kaçıncı sayıdır İhsan’ın durmadan, yorulmadan söyledikleri döndü durdu zihnimde. Sadece çok okunma kaygısından dolayı böyle söylediğini ümit ettiğim sevgili yazı işleri müdürüme göre hikayelerimi gözümü bile kırpmadan kötü sonlarla bezemem, kahramanlarıma kılımı bile kıpırdatmadan kıymam gerekiyordu. Ama ben kalbimde açılan yaralarda çiçek yetiştirmeye çalışırken ayağının bastığı yeri kurutanları nasıl yazabilirdim; kalbime otoyollar döşerken bayram tarifesi gibi bir şey ödemeden gelip geçenlere nasıl kıyabilirdim…

Kafamda deli sorular, adımlarım birbirini takip ederken önümde birisi belirdi:

“Ya oğlum, ne geziyorsun burada, artık şu yazıyı yazar mısın?”

“Evet, ihtiyacım oldukça yazarım ama anlaşalım, kıyamam…”

Güzel ve sağlıklı bir hafta geçirmeniz ümidiyle…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s