Kahve Yanı Yazıları

kül.

Çocukluğumda karşısında uyuyakaldığım sobamızın yaydığı sıcaklığın bir benzeri geziniyor yüzümde. Kulağıma ise sobaya attığımız kuru odunların çıkardığı çıtırtı çalınırken yüzüme, sıcaklıkla beraber bir de tatlı bir gülümseme oturuyor.

Sanki günlerinin büyük bir çoğunluğunu, çok da işe yaramayan araştırmalarla, icatlarla geçirdiklerini düşündüğüm İsviçreli bilim insanları sonunda oturup bir araya gelip de kafa kafaya vermişler de; o çocukluğumun Pazar akşamlarındaki soba karşısı hallerimi kulağından tutup bugüne getirmişler gibi…

Alex’li Fenerbahçe’yi özlediğim kadar güldür güldür yanan sobamızı da özlüyorum ben sayın okuyucu. Evin en büyüğünün her daim oturduğu koltukla aralarındaki taht kavgasının dışarıdan biri tarafından bile fark edilebildiği; salonun tam ortasına kurulmuş bir emektarın artık kızarırcasına yanarak etrafına yaydığı sıcaklığı  özlüyorum.

Şu kalorifer petekleriyle yıldızımız bir türlü barışmadı. İş hayatında, yanı başına gidip de her şeyi tane tane anlatmak zorunda kaldığın çalışma arkadaşlarına benzetiyorum onları. Halbuki soba öyle mi; ta uzaktan dahi göz göze gelmen yeterli o tatlı sıcaklığı hissetmen için. Uykudan uyanmış lakin gözlerimi henüz aralamamış bir halde bunları geçiriyorum aklımdan yatağımda. Yüzümdeki tatlı sıcaklık ve kulağımdaki çıtırtılarla birlikte çocukluğumun akşamlarına dönüyorum. Hiçbir şeyin bu denli karmaşık ve zor olmadığı o akşamlara…

Lakin az önce sana altını çize çize bahsettiğim o tatlı sıcaklık halleri bir miktar geride kalıyor gibi. Yüzümdeki gülümsemeye eşlik eden çocukluk anılarımın yerini iyiden iyiye hissetmeye başladığım sıcaklık alıyor. Çok mu fazla odun attık yahu sobaya, hayallere dalacağız diye? Az önce uyandığım uykuma inat aralamadığım gözlerimi; sanki elimi o gürül gürül yanan sobaya değsem hissedebileceğim bir acı sonunda açtırıyor. Karşımda kocaman bir alev topu bana ‘günaydın’ diyor.

‘Dünyanın en hızlı yataktan kalkıp, ceketini alıp kendini dışarı atan insanı’ rekorunu saniyeler içerisinde kırıp yerler bir ediyorum. Az önce üzerinde uzanıp da yüzümdeki gülümsemeyle birlikte çocukluğumun en güzel akşamlarından birkaçını hayal ettiğim yatağımdan şimdi bir hayli uzaktayım. O güzel zamanlardan bugünlere kadar taşıdığım onca eşyanın, onca hatıranın kısacık zaman içerisinde kocaman bir alev topu tarafından yutulduğuna şahit oluyorum. Hem de yerimden bile kıpırdayamadan…

Hepi topu on dakika sürüyor; bundan bir saat önce yerinde uslu uslu duran bir dolu eşyanın yerini koca bir kül yığının alması…

Uğruna son dakika yetiştirdiğim ödevlerle gecelerce uykusuz kaldığım diplomam da, son cümlesini yazdığımda Nobel Ekonomi Ödülü’ne aday gösterileceğimi düşündüğüm tezim de, işe girdiğimin müjdesini anneme ulaştırdığım cep telefonum da, çalışma hayatımın ilk gününde abimin aldığı kalemim de, babamın ‘yarın bir gün neler yaşamışım diye merakla okuman için; yaz oğlum’ diye tembihleyerek hediye ettiği defterim de; bir dolu eşyanın üzerinde ev sahipliği ettiği onca hatıra da alev topunun arasında birkaç dakika içerisinde yok oldu sayın okuyucu. Bütün bu hengameden geriye dumanı hala üzerinde bir kül tabakasıyla son anda üzerime alıp da dışarı çıktığım tek bir ceket kaldı.

Etraftan gürültüyü duyan koşuyor yanıma. ‘İyi misin?’, ‘Bir şeyin var mı?’, ‘Hastaneye gidelim haydi!’ cümleleri ‘Sana bir şey olmadı ya…’, ‘Cana geleceğine mala gelsin’ tesellilerine karışıyor. Sesleri ayırt etmekte zorlanıyorum. Kulağımda hala çocukluk zamanlarımın sesleri… Bir bardak su isteyip bir köşeye oturuyorum. Kendime geliyorum yavaş yavaş.

Aklıma Tarık Tufan satırları geliyor. İnsan, hayatının bir yerlerinde ölüyor aslında. Yaşam ile ölüm arasındaki o meşhur ince çizginin aslında ne kadar da uzun bir mesafe olduğunun farkına, şanslı olup da bunu hala düşünebildiğinde varıyor. Ölüyor insan ve yeniden diriliyor. Umut etmek ve yeniden başlamak için diriliyor.*

Yanımdakilerden bir kağıt, bir de kalem istiyorum. Önce şaşkın şaşkın baksalar da bir yerlerden bulup getiriyorlar. Etraftakilerin ayırt edemediğim sesleri, hayret dolu bakışları birbirine karışırken üzerimde sarındığım tek bir ceketle diriliyorum yeniden. Umut etmek ve yeniden başlamak için; küllerinden doğuracağım evi tekrardan ayağa kaldırmak için diriliyorum*.

Elimdeki kağıda yeni bir ev çiziyorum; hem de bu sefer üçgen çatılı bir ev….


kül.png

 

 

 

*Tarık Tufan’ın ‘Bir Adam Girdi Şehre Koşarak’ından… 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s