telefon.

Yıkılmak binaya mahsus bir şey değilmiş* Fikriye, sessizliği çığlık gibi bölen bir telefon sesiyle yıkıldığımda anladım. Hayatımın o telefon sesiyle uyanmadan öncesi, yaşayabileceğimin en iyisi, en güzeliymiş de haberim bile yokmuş.

Adeta yer yerinden oynamıştı da ben de altında kalmıştım. Geceyi tüm gücüyle aydınlatan dolunay bulutların arkasına saklanmış, geceyi tüm huzuruyla serinleten esinti yerini keskin bir ayaza bırakmış, geceyi tüm sessizliğiyle sarmalayan sokaklar birdenbire cehennem ateşiyle kavrulmuştu.

Sen gideli ne kadar oldu hatırlamıyorum Fikriye. Çok geride kaldığını düşündüğüm zaman boyunca bana anlattıklarını şimdi ben, ne kadar geçtiğini hatırlayamadığım zamandır sana anlatıyorum. Daha doğrusu bana bırakıp gittiğin bu evin yegâne aynasının üzerindeki fotoğrafına… Onca zaman boyunca bana anlattıklarına yalan karışmış mıydı bilemiyorum. Ama en azından insanın çocuksu sevinçlerini, heyecanlı anılarını, paylaşmak istediği mutluluklarını, gün içerisindeki şaşkınlıklarını, hevesini yerle bir eden hayal kırıklıklarını anlattığı cümlelerinde yalan yoktur, buna dair kanıt var elimde**. Nereden mi? Kendimden… Her günün başındaki heyecanımı, her günün sonundaki yorgunluklarımı seninle paylaştığım cümlelere tek bir tutam yalan karışmıyor Fikriye. Sanki sen hala yanımdasın da tek bir bakışınla tüm söylemek istediklerimi anlayacaksın gibi… Öyle güzel gülüyorsun ki hala Fikriye, sen güldüğünde dünyanın bütün çiçekleri gamzelerinde açıyor***.

İçinde olduğun fotoğrafları kaldırdım. İçinde olmadığın fotoğraflara da pek bakabildiğim söylenmez artık, onları da kaldırdım. Kısacası Fikriye, biri hariç tüm fotoğrafları kaldırdım. Bir tek kötü gün, bir tek bulanık hatıra bırakmadım hayatımızda. Aslına bakarsan, toprağın semadan geniş olduğunu, bulutların gözyaşlarını içlerine akıttığını, bahçelerdeki çiçeklerin birdenbire boyun bükebildiklerini gördüğüm o günden bu yana tek bir gün bile bırakmadım hayatımızda. O günden bu yana yırttığım takvim yaprakları nereye gidiyor bilmiyorum bile. Tek bir fotoğrafın kaldı elimde şimdi, onu da hala kokunun durduğu şalının yanına iliştirdim. Günün sonunda yeniden sana, yuvaya dönmeni istediğini fısılda diye hala her gün beni uğurladığın yerde duruyor. Gün içerisindeki kazandığım tüm savaşlardan, keşfettiğim tüm coğrafyalardan, aştığım tüm dalgalardan, kaybolduğum tüm uzaklardan, ürpere çırpına sabaha çıkardığım tüm yalnızlıklarımdan sıyrılıp sana geleyim diye, hala aynı yerden bakıyorsun bana.

Sen henüz beni bırakıp gitmemişken söyleyip de beni üzdüğün tüm sözlerini unuttum Fikriye. Birbirimizin kulağına çaldığımız tüm güzel sözleri de unuttum. Baş ucuna koydukları beyaz soğuk taşa da çok sözcük yazmadılar zaten. Sessizlik sesimiz oldu bizim. Şimdi gözyaşı harfleriyle döküyoruz sözcüklerimizi***. Bazen bir şarkı duyuyorum radyoda, kanatlarında yağmuru taşıyan kelebekleri anlatan. Çiçekli perdelerine siliyorum gözlerimi. Köşe başındaki kedi dolanmıyor artık ayaklarıma, güneş aynı yerinden doğmuyor, balkona misafir olan rüzgâr artık ılık bir esinti getirmiyor beraberinde. Sen bir kere çektin gittin de; insan yaşarken bir kez ölmüyormuş Fikriye. Yalnız geçemeyip de yastığını kokladığım gecelerde öğrendim***.

Şimdi elimde bir sürahi, bana bıraktığın çiçeklerini suluyorum. Sen gittiğinden beri gözyaşım boğazlarını yakıyor sanırım her birinin. Yoksa bu kadar boyun bükmelerinin bir anlamı olmazdı. Öyle bir güzelliğin vardı ki, önünden geçmediğin bahçeler çiçeklerini unutuyordu. Sen kirpiklerini bir açıp kapatıyordun, bin bir çiçek gülümsemeye başlıyordu. Şimdi o çiçekleri göğsüne*** diktim Fikriye.

Bütün savaşlardan, bütün coğrafyalardan, bütün dalgalardan, bütün uzaklardan, bütün yalnızlıklardan sıyrılıp sana geliyorum yine.

“Geldin mi?” diyor göğsündeki çiçekler.

Geldim diyorum, her birine eğilip tek tek…***

İşten eve gelip de daha üzerimi bile değiştirmeden masanın başına kurulmuştum sayın okuyucu. Uzunca bir süredir zihnimde dolanıp duran cümleler bugün peşi sıra kendilerine yer bulmuştu. Bir türlü tamamlayıp da gönderememiştim bu ayki hikâyeyi dergiye.  Öyle ki, editör artık tek bir mesajla hatırlatıyordu kendini: “yazı…” Ama sonunda bu ay da kurtulmuştum kendisinin tavırlı mesajlarından.

Arkama yaslandım, sigaramdan derince bir nefes çektim. Tam o anda sessizliği çığlık gibi bir telefon sesi böldü.


* Cahit Zarifoğlu…

** Amin Maalouf…

*** Şükrü Erbaş…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s