Kahve Yanı Yazıları

canım insanlar.

Saat 04:02, yine ara ara çatırdayan yorgun mobilya sesinden, için için hırıldayan buzdolabı sesinden, en sevilen çalma listesinin fonda çalan ezgilerinden ve kalemin kağıt ile her buluştuğunda çıkardığı sesten başka bir şeyin duyulmadığı; sokak köpeklerinin bile uyuduğu anlar. Günler uzuyor sayın okuyucu, bahsettiğim bu anlar bir yandan şafak sökümünün habercisi, bir yandan da insanın kendi içindeki aydınlanma çağını başlatan kıvılcımlar olarak tezahür ediyor. Kahve yanına sığınmış bir çağ…

Yazar, huzurlu ve deliksiz uykuya sahip olan şanslı bireylerin türlü kalça hareketleri ile pirelerle dans ettiği, rüyalarında öğrencilerin derslerini geçtiklerini, aşıkların sevdikleriyle kavuştuklarını gördüğü, lakin koskoca şehirde birkaç odada hala yanık duran ışığın kaldığı zamanları şöyle tasvir ediyor: “Gündüz çekilen acıları ertelemek kolay gibidir. Akıp giden hayata ve insanlara sadece bakarak bile biraz olsun oyalanmak mümkündür. Akşam kendi telaşıyla geldiği için başka şeylerle uğraşmaktan kendine pek zaman bulamayabilirsin. Gecenin hüznü de kendisiyle müsemma, biraz romantik ve hafif megaloman bir hüzündür. Peki ya sabaha karşı… Beş gibi…” 

Başka zihinlerde canlanan aynı düşüncelerin, farklı kalemleri tutan eller ile farklı kağıtlara benzer şekilde aktarılmasının hazzını yaşıyorum mütemadiyen. Ve görüyorum ki, şu yeryüzünde giderek kirlenen dünyadan ve dünyadan daha hızlı kirlenen insanlardan bu kadar tiksiniyorken neden ısrarla aranıza karışmak için çabalıyorum dedirten türden bir aydınlanma yaşayan birkaç kimsenin odasında yanan ışıkların sayısı azımsanamayacak kadar fazla.

Akşamın kendi telaşıyla geldiği, güneşin ufuk çizgisinin ardından kaybolmasına yaklaştığı anlar sayın okuyucu. İnsan usul usul dalgalanan bir su birikintisinin kenarında, geçirdiği nevrotik sancıları kendisinden sonra gelen nesiller ders alsın diye yazıya dökerken bir yandan da gözleri ile suyun üzerine yazıyor. Bazı sözcüklerin ömrünün bir dalganın süpürmesi kadar ömrü olduğunu bile bile… Bir gün bu oyunun biteceğini bile bile…

Ah canım insanlar… Bir gün bu oyun bitecek. Gittiğiniz bir kahvecide baristanız yoğun çekilmiş turunç aromalı kahvenizin içine zehir katacak. Saç renginizden canınız sıkıldığında o çok güvendiğiniz, ‘bana bırak diyen kuaförünüz siyanür ile renklendirecek sizi. Ya da kırıklarınızı aldırırken, en boş anınızda sırtınızdan yiyeceksiniz ucu sivri mi sivri makası. Siz uyurken apartmanınızın başını bekleyen güvenlik görevlisi 220 watt ile şenlendirdiği copuyla karşılayacak iş dönüşünüzü. Bir pazartesi sabahı siz sendromunuzu sosyal medyada paylaşırken otobüs şoförü direksiyonu karşı şeride kıracak. Bir gün oyun bitecek ve o zaman bakacaksınız, daha önce yüzüne bak(a)madıklarınızın. Bir gün oyun bitecek ve o zaman anlayacaksınız. Ah canım insanlar…

Akşamın serinliği gündüzün sıcaklığını yenmeye başladığında, su üzerine yazı yazarken insan istiyor ki, kendisine baktığında arkasındaki duvarı görebileceği insanlar olsun çevresinde sayın okuyucu. Parça tesirli yalanlarının, efsanevi iç çatışmalarından sonra geliştirdikleri insanseverliklerinin, soylu ve tutkulu başlayıp karmaşıklık ile sona eren günlerinin, çok satılan kitaplar’lı içi boş sohbetlerinin, on beş dakika süren hoşlanmalarının, kıskançlıklarının, bir tutam kurnazlıklarının, biraz sinsiliklerinin, post modern sohbetlerinin peşine gelen dedikodu hayranlıklarının yerini güzel günler alsın istiyor. Ama sanırım güzel günler diye bir şey bile yok. Zaten kaldırımların da bir halt bildiği yok.

Saat 20:27 sayın okuyucu, akşam oldu. Yanında huzurla sustuğum sokak köpeğinin, altında huzurla oturduğum ağacın verdiği haz ile usulca portatif sandalyeme yerleşip son sözcüklerimi yazıyorum. Taze demlenmiş bir kahveden akşam yemeği niyetine aldığım ilk yudum bir anlık da olsa her şeyin yolunda gideceğini hissettiriyor. Sanıyorum ki Saffet Semerci gibi ben de o sandalyede delirdim. Bazen fazla düşünmek, bir akşam, bir sandalyede yavaş yavaş delirtir.

Ah canım insanlar sorarım size, sizinle biz birbirimizi nasıl anlayabiliriz?


IMG_6211

Reklamlar

canım insanlar.” için bir yorum

  1. ‘Dinle, kim olursa olsun dinle, muhakkak öğreneceklerin vardır’ derdi hocam. Dinledik biz de.. Lakin ‘kirlenmiş’ sözler temiz olanların arasına karışınca uzaklaşıyor, kendi duvarlarımızın arkasına çekiliyoruz. Geçen karşılaştığım bir kelime buna çözüm olabilir: ‘KIVAM’. Muhabette kıvam, dostlukta kıvam…. Biz bunu atladık galiba sayın yazar.. Kahvemizde sevdiğimiz kıvamı tutturmaya çalıştığımız kadar dikkat etsek insanlarla muhabbetimizdeki kıvama zamanla azalır mı o duvarlarımızın tuğlaları?

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s