Kahve Yanı Yazıları

sokak.

Nazara inanıyorum ben sayın okuyucu. Yılmaz Erdoğan’ın zamanında yazdığı “Ankara’ya öyle yakışırdı ki kar” dizesini o kadar çok yerde paylaştık; o kadar fotoğrafın altına yazdık ki, sonunda nazar değdirdik koca şehre. Değil asfaltlar ışıldasın; kar tanesi yere düşmeden eriyor artık. Neredeyse artık tropikal meyvelerin yetiştirileceği, bitki örtüsünün bozkırdan bambuya geçiş yapacağı Ankara’nın bu ılık günlerinden birinde Sami, Konur Sokak’ın köşesine oturmuş geleni gideni izliyordu.

Birden sokağın başından kendi olduğu yere doğru koşan iki kişiyi gördü; sanki öndeki kaçıyor gibi. Sokağın başından beri kalabalığı yara yara ve bağırarak gelen bu iki kişi adeta Amerikan polisiye dizilerinden çıkmıştı. Oyuncuların birbirine bakakalırken dakikaların akıp gittiği, reklamdan önce gösterilen bölümün son sahnesinin saatler süren reklamlardan sonra tekrar gösterildiği dizilerimizden sıkılıp yabancı dizilere geçiş yapmak için başlattığı üyeliğinin son faturasını ödeyip ödemediğini düşündü Sami, bu iki adam kendisine doğru koşarken. İnsanlar kenarlara kaçışıyordu. Her ikisinin ayak sesleri giderek yaklaşırken arkadakinin bağırışı tüm sokağı inletti:

-“Tutun şunu, kaçırmayın! Silahı var!”

Hikaye böyle devam etseydi eminim çok heyecanlı olurdu sayın okuyucu. Düşünsene, canım ülkemin başkentinde silahlı bir adam ve onu yakalamak isteyen birisi. Bahardan kalma o günde Konur Sokak’ta ne eli silahlı birini yakalamaya çalışan birisi vardı ne de oradan oraya kaçışan birileri. Herkes yine tüm çabasıyla bir yerden bir yere yetişmeye çalışıyor, köşe başına oturan Sami’nin önünden düzensiz bir resmi geçidi andıracak şekilde geçip gidiyorlardı. Elindeki defterine bir şeyler yazabilmek için kalemini eline alsa da Sami, bir an kafasındaki düşünce bulutundan korktu.

Düşünürken, söyleyeceklerini cümle haline getirmeden önce insan, çok karmaşık ve birbirine nasıl bağlandığı belirsiz, uzun cümlelerle düşünüyor sayın okuyucu*. Elindeki kalemini satırların arasında gezdirirken bazen bütün insanları sarılıp öpecek kadar severek yazıyor; bazen de hiçbirinin yüzünü dahi görmek istemediğini fark ederek**. Bazen insanlardan nefret ederek, onlardan korkup kaçarak; bazen de hepsini çok severek, keyfe varabilmek için yalnız kalarak karalıyor satırlarını.

Başını öne eğip de kafasının içindeki düşünce bulutlarını satırlarını dolduracak yağmur damlalarına dönüştürmeye çalışan Sami birkaç saniyeliğine başını kaldırdı. Gürültünün ortasında, köşe başında oturduğu sokağı ve sokaktan geçenlere baktı bir anlığına. Gördüğü başka bir şeydi. O gördüğü şey Sami’yi daha çok insan yapmıştı.

Sami, önce kendi okumak istediği satırları yazmaya koyuldu.


sokak

 

*Oğuzcuğum Atay’ın Tehlikeli Oyunları’ndan…
**Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s