Kahve Yanı Yazıları

dinozor.

“Ağustos’un 15’inden sonra Ankara’da yaz biter” derler büyükler, yine yanılmadılar. Soğumaya başlayan Ankara akşamlarından birinde, sessiz bir kahvecinin en dip sandalyesinde bir paleontologun işine burnumu sokup da dinozorların neden yaşamlarından çok ölümleriyle konuşulduğunu sorguluyor, binlerce yıl bu dünyaya konuk olan bu varlıkların birdenbire ortadan kaybolmasının dünyaya çarpan bir göktaşına bağlandığının saçmalığını düşünüyorum sayın okuyucu.

İnsan henüz uzun; daha doğrusu anlamlı yaşamayı pek önemsemediği küçüklük zamanlarını, işinde usta olduğu gözlüğünü çıkarışından belli dedektifin belli belirsiz ipuçlarını kimselerin aklına gelmeyendir şekilde birbirleriyle birleştirip de çok karmaşık olay örgüsünü bir çırpıda çözebildiği filmler ile geçiriyor. Belki pazar banyosundan sonra şöyle televizyon karşısında keyif yapmana izin verilseydi, Pazartesi sabahları ilkokullarda zil biraz daha geç çalsaydı ya da çoğu konuda fikir ayrılığına sahip ebeveynlerin senin yatağına erken gitmen için tarihteki en güçlü ittifaklardan birini sadece bir anlığına birbirlerinin gözlerine bakarak kurmasalardı sen de o dedektifin yerinde olabilirdin sayın okuyucu. Yaşadığın onca olaydan edindiğin tecrübeleri zihnindeki düşünceler ve kalbindeki hisler ile harmanlayıp birbirinin nedeni ve sonucu olan dersler edinebilir, sorunlarını bir çırpıda çözebilirdin. Ama ne sen olayları çözebildin ne de o pazar akşamı uykuya biraz daha geç gidebildin.

Hayat böyle bir yer değil sayın okuyucu. Taktik maktik olmadığı gibi ders mers de yok; bam bam bam! İnsan bir kelebek etkisi hayal ediyor; istiyor ki şu hayatta karşılaştığımız her şeyin bir sebebi ve sonucu olsun. İnsanoğlu doyumsuz tabi; bütün bunların yanında bir de istiyor ki tüm olaylar birbiriyle bağlantılı olsun.

İnsanın canı bardaktaki henüz soğumayan kahveden, kadehteki ruj izinden, dağınık yatak örtüsünden, paspastaki çamur izinden neredeyse dinozorların hayatının nasıl geçtiğini çözecek o usta dedektifin yerinde olmayı çekiyor ama olmuyor. Rüyanın sonunda uyandığında kendisini kucağındaki milyon tane bilinmeyen ile bir köşede otururken buluyor.

Çağımız insanları, karşısındakinin göğsüne kulağını dayadığında duyacağı fokurtular yerine onun yüzüne kondurduğu sahici olmayan gülümsemeler ile ilgileniyor sayın okuyucu. Tıpkı binlerce yıl yaşamayı başaran dinozorların yaşamlarından çok ölümleriyle ilgilendiği gibi…

Sanki yeryüzünde bu kadar uzun süre yaşayan bir şeyin günün birinde bu dünyadan çekip gitmesi, satırlarına eşlik eden en sevdiğin kaleminin günün birinde kaybolup gitmesi ya da kuma özenle yazdığın yazının bir dalga ile silinip gitmesi çok normalmiş gibi; kendini önemsiz şeyler ile oyalayıp duruyor.

Bilim ilerliyor lakin kucağındaki bilinmezlikleri azaltmıyor sayın okuyucu. Ne kadınların neden şairleri sevip de müteahhitlerle evlendiğini biliyorsun ne de dinozorların da yıldızları izlemeyi sevip sevmediklerini.


Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s